<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilim Güncesi</title>
	<atom:link href="http://www.bilimguncesi.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.bilimguncesi.org</link>
	<description>“Benim manevi mirasım bilim ve akıldır” – Atatürk</description>
	<lastBuildDate>Fri, 07 Oct 2011 13:03:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1</generator>
		<item>
		<title>Atıflar sizi aldatabilir</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2011/09/18/atiflar-sizi-aldatabilir/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2011/09/18/atiflar-sizi-aldatabilir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 01:58:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim yayıncılığı]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel yayınlar]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bilimguncesi.org/?p=1687</guid>
		<description><![CDATA[Bilimsel makalelerin bir özelliğinin önceki çalışmalara atıf yapmak olduğundan, bunun da çoğunlukla metin içinde dipnotlarla yapıldığından daha önce ayrıntılarıyla bahsetmiştim. Bu durum, makaleyi yazan araştırmacıları kaynaklarını belirtmeye, gözden geçirmeye, yeniden değerlendirmeye zorlar. Zira okuyucular da o kaynakları açıp orada ne yazdığına bizzat bakabilir. Ama birçok okuyucu atıfları kontrol etmeye zahmet etmediğinden, atıfların lâyığıyla verilmediği, hattâ sırf [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1694" class="wp-caption alignright" style="width: 340px"><img class="size-full wp-image-1694 " title="xkcd906tr" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/xkcd906tr.png" alt="" width="330" height="385" /><p class="wp-caption-text">Şekil 1. Metnin içinde verilen atıfların bolluğu, yazılanların doğruluğunu göstermez. (Çizim: R. Munroe, http://xkcd.com/906)</p></div>
<p>Bilimsel makalelerin bir özelliğinin önceki çalışmalara atıf yapmak olduğundan, bunun da çoğunlukla metin içinde dipnotlarla yapıldığından daha önce <a title="Bilimde atıf, “etki değeri” ve diğer göstergeler" href="http://www.bilimguncesi.org/2010/01/02/atif/" target="_blank">ayrıntılarıyla bahsetmiştim</a>. Bu durum, makaleyi yazan araştırmacıları kaynaklarını belirtmeye, gözden geçirmeye, yeniden değerlendirmeye zorlar. Zira okuyucular da o kaynakları açıp orada ne yazdığına bizzat bakabilir.</p>
<p>Ama birçok okuyucu atıfları kontrol etmeye zahmet etmediğinden, atıfların lâyığıyla verilmediği, hattâ sırf bilimsellik görüntüsü katsın diye metnin içine ilgisiz atıfların serpiştirildiği de olur (<strong>Şekil 1</strong>). Hattâ Elsevier yayınevi işi hakemli dergiye fiziksel olarak benzeyen ama aslında Merck şirketinin broşüründen başka bir şey olmayan bir dergi çıkarmaya kadar <a href="http://classic.the-scientist.com/blog/display/55671/" target="_blank">götürmüştü</a>.</p>
<p>Ama işin içinde her zaman kötü niyet olması gerekmez. İyi niyetle de hata olabilir.</p>
<p>Doğruluğunu anlamak için atıf verilen kaynağı iki açıdan değerlendirmek gerekir: (1) Bu kaynakta yazılanlar doğru mu? (2) Bu kaynakta yazılanlar doğru yansıtılmış mı?<span id="more-1687"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Soru 1: Bu kaynakta yazılanlar doğru mu?</span></strong></p>
<p>Bu noktayı iki açıdan değerlendirebiliriz:</p>
<p><strong>Kaynağın niteliği.— </strong>Yayınlayacağı makaleyi hakem denetimi gibi bilimsel sınamalardan geçirmemiş, hattâ bilimsel yaklaşımı benimsemediği çok belli kaynaklara verilmiş atıflar, benim en sık rastladığım sorun.</p>
<p>Doğru kaynak nedir? Bu çok uzayabilecek bir tartışma; ama şurası muhakkak ki mutlak bir bilgi kaynağımız aslında yok. Bilimsel yayınlar genelde <a title="Bilimsel yayınlarda “hakem denetimi”" href="http://www.bilimguncesi.org/2009/11/01/hakem/">hakemli</a> bilim dergilerindeki <a title="Bilimsel yayınlar" href="http://www.bilimguncesi.org/2009/07/27/bilimsel-yayinlar/">makaleleri</a> kaynak gösterirler, bilhassa bunların en prestijlilerindekileri... Bunlarda hatalar daha azdır, çünkü bunlar yayından önce titizlikle denetlenmiştir. Ama bunlar arasından da hatalı veri ya da yorum taşıyanların çıktığını gördük ve göreceğiz.</p>
<p>Bir de çok bariz ideolojik, dini önyargılarla ya da pazarlama kaygısıyla yazılmış kaynaklar vardır ki en iyisi bunlardan sakınmak.</p>
<p><strong>Verilerin sonuca katkısı.—</strong> Atıf verilen kaynakta sunulan gözlem ve deney verileri, bazen oradaki iddiaları ya yeterince, ya da hiç desteklemez. Çünkü uygun bir yöntem kullanılmamıştır, ama buna rağmen fazlasıyla kesin neticeler verilmiştir. Buna karşı uyanık olmamız, verileri sorgulamamız gerekir: Yazarlar, iddialarını sınamaya yönelik uygun yöntemlerle deney ve tahlilleri yapmışlar, sonuçları dürüstçe yorumlamışlar mı? Yoksa üstünkörü bir çalışmanın abartılmış sonuçlarını mı görüyoruz?</p>
<p>Kendi politikam, kaynak olarak kullanabileceğim bir makaleyi dikkatle ve şüpheyle okumaya, onun mantıklı olup olmadığını anlamaya çalışmaya dayanıyor. Aynı şey aslında bilimsel makaleler kadar haberler için de geçerli.</p>
<p>Bizzat okumadığım hiçbir yazıyı kaynak olarak göstermiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Soru 2: Bu kaynakta yazılanlar doğru bir şekilde yansıtılmış mı?</span></strong></p>
<p>Yukarıda bahsettiğim hallerde, gösterilen kaynakların bilimsel açıdan geçerliğini sorguluyorduk. Ancak kabahat, gösterilen kaynakta değil de o kaynağa atıf yapanda olabilir.</p>
<p>Yani kaynağa atıf yapan yazar, kaynak aldığı makalenin neticelerini yanlış anlamış ya da yanlış yansıtmış, çarpıtmış olabilir. Bunu ancak o kaynağı okuyup hakkıyla değerlendirerek anlayabilirsiniz. Bunun kasten mi yanlışlıkla mı yapıldığını kestirmek ise çok zor.</p>
<p>Konuyla ilgisiz onlarca kaynağın verildiği hallere ise daha bir şüpheyle yaklaşabiliriz. Meselâ İngiliz Kiropraktik Derneği, aslında hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir uygulamayı savunmak için 29 makaleye atıf yapan bir duyuru yayınlamış, ancak dikkatle incelendiğinde bunların çoğunun kiropraktikle uzaktan yakından ilgili olmadığı, gerisinin de düşük nitelikli çalışmaları tarif ettiği <a href="http://www.dcscience.net/?p=1775" target="_blank">anlaşılmıştı</a>.</p>
<p>İki noktaya daha dikkat etmek lâzım:</p>
<p><strong>Kaynağın güncelliği.—</strong> Bazen bir çalışmanın verileri, daha sonra başka çalışmaların ışığında yeniden yorumlanır.  Bu yüzden araştırmak gerekir: Atıf verilen bu kaynağın yorumu hâlâ geçerli mi? Yoksa bu çalışmanın verileri, başka yeni verilerin ortaya çıkmasıyla geçersiz kılınmış ya da yeni bir mânâ kazanmış olabilir mi?</p>
<p><strong>Başka kaynaklar.— </strong>Özellikle bir ürünü satmak isteyenler, veya dini, ideolojik önyargılarla yazanlar, ele aldıkları konu hakkındaki birçok makale arasından yalnızca kendi çıkar ve görüşlerini destekleyenleri kaynak olarak gösterir, işine gelmeyenleri göz ardı eder. Hattâ birçok zaman o ihmal edilmiş makaleler aslında daha üstün yöntemlerle yapılmış, daha nitelikli çalışmalar olur. Bu tür seçicilik bilim ahlâkına sığmayan bir davranıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Sonuç</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #003366;"> </span></strong>Demek oluyor ki bir metinde gösterilen atıf, o kaynaktaki bilgiyi doğru yansıtmak zorunda olmadığı gibi, o kaynaktaki bilginin de doğru olduğunu göstermez.</p>
<p>Yani bir atıfın size söyleyebileceği tek şey, o yazarın o bilgiyi o kaynaktan aldığını beyan etmiş olduğudur. O kadar. Atfedilen kaynakların güvenilirliğini, doğruluğunu ve konuyla bağlantısını araştırmak size kalmış.</p>
<p>Bu zor gelebilir. Zira insan olarak bize hep doğruyu gösteren bir kaynak ararız; bu bazen bir kişi olur, bazen bir kitap. Ancak asırların tecrübesi hiçbir bilgiyi veya kaynağı olduğu gibi kabul etmememiz gerektiğini göstermiştir.</p>
<p>Bu nedenle, özellikle sağlığınızı, cüzdanınızı veya dünya görüşünüzü etkileyecek kararları alırken, okuduğunuzun dayanaklarını didikleyerek incelemeniz menfaatiniz icabıdır!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2011/09/18/atiflar-sizi-aldatabilir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tohoku&#039;nun dalgaları her yere yayıldı</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2011/08/08/tohoku-deprem-tsunami/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2011/08/08/tohoku-deprem-tsunami/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Aug 2011 07:38:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yerbilim]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Sendai]]></category>
		<category><![CDATA[Tohoku]]></category>
		<category><![CDATA[tsunami]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bilimguncesi.org/?p=1523</guid>
		<description><![CDATA[Japonya'da kaydedilmiş en şiddetli deprem kendini hissettirdiğinde, Tokyo yakınlarındaki laboratuvarımızda haftalık toplantımızı bitirmiş, çaylarımızı yudumlamaya geçmiştik. Bir yandan da elimizdeki kamerayı deneyde nasıl kullanabileceğimizi inceliyorduk. Yer sarsıldığında Türkiye'de bize öğretildiği üzere kapı aralığına geçtim, Japonlar ise masa altlarına sığındılar. Kamerayı şimdi Japon teknisyenimiz Saori almış, depremi görüntüleyebilmek için çalıştırmaya uğraşıyordu. Gerçi Saori başaramadı, ancak onun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Japonya'da kaydedilmiş en şiddetli deprem kendini hissettirdiğinde, Tokyo yakınlarındaki laboratuvarımızda haftalık toplantımızı bitirmiş, çaylarımızı yudumlamaya geçmiştik. Bir yandan da elimizdeki kamerayı deneyde nasıl kullanabileceğimizi inceliyorduk. Yer sarsıldığında Türkiye'de bize öğretildiği üzere kapı aralığına geçtim, Japonlar ise masa altlarına sığındılar. Kamerayı şimdi Japon teknisyenimiz Saori almış, depremi görüntüleyebilmek için çalıştırmaya uğraşıyordu. Gerçi Saori başaramadı, ancak onun gibi onlarca Japon sayesinde bu deprem, en iyi kaydedilmiş felâketlerden biri hâline geldi.</p>
<p><object width="500" height="281"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/_dAXLLSD52s?version=3"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/_dAXLLSD52s?version=3" type="application/x-shockwave-flash" width="500" height="281" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>Bize saatlerce sürmüş gibi gelen sarsıntı bitince hemen beş kat aşağıya inip beklemeye başladık. Sarsıntılar hafifleyerek sürerken Japonlar zemin katındaki televizyonun başına üşüşmüştü. Ekranda tsunami tehlikesi gösteren bölgelerin bir haritası vardı. Dalgalar, depremin veremediği hasarı vermek üzere kıyıya yaklaşıyordu. Tsunami ayrıca nükleer bir kazayı tetikleyecekti.<span id="more-1523"></span></p>
<div id="attachment_1601" class="wp-caption alignright" style="width: 200px"><img class="size-full wp-image-1601 " title="tsunami-ornekleri" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/tsunami-ornekleri.png" alt="" width="190" height="530" /><p class="wp-caption-text">Şekil 1. Sendai düzlüğünde, kıyıdan 1.6 km içeriden alınan bu örnekte 2011 ve 869 yılındaki tsunamilerin izleri görülüyor. (Jaffe, Richmond ve Gibbons, 2011)</p></div>
<p>Bunları henüz bilmiyorduk. Şimdi anlıyoruz ki Japonlar da bu kadarını tahmin edememişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Tahminlerin ötesinde bir deprem ve tsunami<br />
</span></strong></p>
<p>Japonya, bu bölgede bu kadar şiddetli bir depreme hazırlıklı değildi.</p>
<p>Bu ülke, malûm, bir deprem ülkesi. Çünkü hemen doğusunda yerkabuğunun parçalarından ikisi birbiriyle kesişiyor: Büyük Okyanus'un tabanındaki Pasifik levhası, Honşu adasının kuzeyini oluşturan Kuzey Amerika lehvasının altına dalarken onunla sürtüşüyor. Hem de binlerce yıldır. Bu devasa sürtüşme Japonya'da 30 - 50 yıl aralıklarla 7.0 - 8.3 büyüklüğünde deprem meydana getiriyor. Şimdiki depremin yakınlarındaki Tohoku bölgesinde 30 - 40 yılda bir 7.5 büyüklüğünde deprem olması bekleniyor, en son 1978'de olduğu gibi.</p>
<p>Ama 2011 yılındaki depremin 9.0'lık büyüklüğü bilim dünyasını pek şaşırtmadı.</p>
<p>Bu depremden 10 yıl önce, Tohoku Üniversitesi'nden <strong>Koci Minoura</strong> bu bölgede 1000 yıl önce meydana gelmiş bir depremin izlerini sürüyordu. Japon vak'anüvislerinin kayıtlarına göre 869 yılında meydana gelen bir deprem, bölgedeki bir kaleyi yıkmış ve büyük bir dalga meydana getirmişti. Minoura ve ekibi, bu tsunaminin izlerini, Sendai kıyısından ve düzlüğünden aldığı örneklerde arıyordu. Ekip, kıyının 4 km içerisiden aldıkları örneklerin, bundan bin yıl öncesine ait katmanlarında deniz emarelerine rastladı (<strong>Şekil 1</strong>). Yani bu tarihi depremin yarattığı dalga, tâ buralara kadar gelebilmiş, büyük bir dalga olmalıydı. Ekip, o zamanki depremin 8.3 büyüklüğünde olduğunu, yaklaşık 8 metrelik bir dalga yarattığını ve bunun yaklaşık bin yılda bir tekrarladığını hesapladı.</p>
<p>O günden bu güne 1000 yıldan fazla süre geçtiğine göre, böyle bir deprem ve tsunami yine meydana gelebilirdi. Minoura ve ekibi bunu 2001 yılında dile getirdi, ve zamanla veriler diğer bilim adamlarını da ikna etti. Ne var ki bilim adamlarının uzlaşısı, deprem ve tsunami hazırlıklarına yansımadı. Hattâ, bu alanda çalışan <strong>Yukinobu Okamura</strong>, 2008 yılında Fukuşima Nükleer Enerji Santrali'nin denetmenlerini muhtemel tsunami konusunda uyardıysa da denetmenlerin bu konuyu depremin sarsıntısı kadar önemli görmediğini söylüyor.</p>
<p>Şimdiki deprem, Minoura'yı haklı çıkardı. Hem deprem beklenenden çok daha büyük oldu, hem de sarsıntıdan yaklaşık bir saat sonra, yükseklikleri yer yer 14 metreyi bulan dalgalar yüzlerce kilometrelik kıyı şeritlerini vurmaya başladı, alçak bariyerleri aştı, muazzam bir kuvvetle köyleri, şehirleri dümdüz etti. Sendai gibi bir düzlükte, bir engebeyle karşılaşmadığı için kıyıdan 5 km kadar içeriye ulaşabildi, yaklaşık 500 kilometrekarelik bir alan dalgalardan etkilendi.</p>
<p><object width="500" height="375"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/4YPOK_3r8Dc?version=3"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/4YPOK_3r8Dc?version=3" type="application/x-shockwave-flash" width="500" height="375" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Japonlar çuvaldızı kendilerine batırıyor</span></strong></p>
<p>Görünen o ki depremin sarsıntısından neredeyse kimse zarar görmedi, ancak tsunamiden binlerce insan kaybedildi. Tokyo Üniversitesi'nde âfet psikolojisi uzmanı olan <strong>Atsuşi Tanaka</strong>'ya göre, kıyıdaki nüfusun tahminen %90'ı dalgalardan sağ kurtulmuş olmakla birlikte, hedef herkesin canını kurtarmak olması gerektiğinden bu durum başarısızlık sayılmalı.</p>
<p>Can kaybının en önemli sebebi, bahsettiğim gibi, bu bölgede bu ölçekte bir depremin ve tsunaminin hiç beklenmiyor oluşuydu. Güncel olmayan beklentilere göre hazırlanmış bariyerler dalgaları durduramadı. Âfet anında sığınılacak alanları gösteren haritalar da aynı verilere göre hazırlanmıştı: Güvenli işaretli alanlara kaçan halk da tsunamiye maruz kaldı.</p>
<p>Depremden sonra harekete geçen tsunami tahmin sistemleri de bu boyda dalgalar oluşacağını öngöremedi. Televizyondan vatandaşlara önce 3 metrelik dalgalar oluşacağı bildirildi, sonra da dalgalar 6 metre olacak dendi. Felâketzedelerle görüşen, Tokyo Üniversitesi'nden <strong>Megumi Sugimoto</strong>'ya göre bu açıklamalar halkı gereksiz yere rahatlattı, çünkü bu yükseklikteki dalgaların kıyıdaki bariyerleri nasıl olsa aşamayacağını düşündüler. Aynı esnada, büyük dalgadan önceki birkaç küçük dalgayı gören kıyı sakinleri, tehlikenin geçtiğini sandı ve hazırlanmakta gecikti. Kısacası, vatandaşlar zamanında uyarılamadı.</p>
<div id="attachment_1616" class="wp-caption alignright" style="width: 442px"><img class="size-full wp-image-1616 " title="oyakoc-shibuya-11mar2011" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/oyakoc-shibuya-11mar2011.jpg" alt="" width="432" height="288" /><p class="wp-caption-text">Şekil 2. Tokyo&#39;nun en kalabalık mahallelerinden Şibuya&#39;da 11 Mart 2011 depremi sonrası telefon kuyruğu. Cep telefonları birkaç saatliğine yalnızca acil aramalara açık kalmıştı. (Fotoğraf: Oya Koç)</p></div>
<p>Megumi Sugimoto, Higaşi-Matsuma şehrindeki bir grup insanın yüksek bir bina ya da tepe yerine tek katlı bir spor salonuna yönlendirildikleri için tsunami kurbanı olduklarını belirlemiş. Yani bazıları tehlikeyi zamanında öğrense de yanlış tedbir almış. Yine de birçok Japonun depremden sonra ne kadar disiplinli davrandığını unutmamak lâzım (<strong>Şekil 2</strong>).</p>
<p>Kısacası, Japonlar can kaybının sebeplerini hemen sistematik bir şekilde araştırmaya, bunlardan ders çıkarmaya başladı bile. Ancak bölgede araştırma yapanlar yalnızca Japonlar değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Tsunami biliminde "kuantum sıçraması"</span></strong></p>
<p>Bu deprem, hemen herkesin cebinde kameralı cep telefonlarının olduğu bir devirde ve ülkede meydana geldiğinden, tarihin en iyi görüntülenmiş âfeti hâline geldi. Bu kayıtlar, bilim adamları için bulunmaz birer nimet.</p>
<p>Ancak bu görüntüler kendi başlarına bilimsel veri oluşturmuyor: Meselâ Kamaişi şehrindeki görüntülerden suların belirli bir mesafeyi ne kadar sürede kat ettiği  görülebiliyorsa da o mesafenin uzunluğunu bilmeden dalga hızı  hesaplanamıyor. Tam da bunu merak eden araştırmacı <strong>Nikos Kaligeris</strong>, ölçüm yapmak üzere Yunanistan'dan gelmiş, -hâlâ radyoaktif atık sızdıran Fukuşima enkazının gölgesinde- çalışıyor.</p>
<p>ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'ndan araştırmacılar <strong>Bruce Jaffe</strong> ve <strong>Bruce Richmond</strong> da ekipleriyle benzeri ölçümleri Sendai Havaalanı'nda yapıyor. Ayrıca arazideki ağaçlar ve binalardaki su izlerini, dalgaların bıraktığı çökeltileri, doğa onları silmeden veya insanlar temizlemeden kaydetmeye çalışıyorlar. Bu verileri, video görüntüleriyle birlikte değerlendiriyorlar.</p>
<p>Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden<strong> Costas Synolakis</strong>'e göre bu veriler tsunami biliminde bir "kuantum sıçraması" sağlayacak.</p>
<p>Bunun yanı sıra, Japonya en ileri deprem tetkik cihazlarıyla donatılmış  bir ülke ve deprem ve artçıları çok hassas bir şekilde kaydedilebiliyor.  ABD'li araştırmacı <strong>Ross Stein</strong>, 2004 Hint Okyanusu  depremiyle kıyasladığında, Japonya'daki tetkiklerin on bin kat daha  hassas olduğunu söylüyor. Ama buradan gelen veriler pek iç rahatlatıcı  değil: 11 Mart 2011'den sonra Tokyo çevresindeki küçük depremlerin  sayısı dörde katlandı. Acaba yıllardır beklenen büyük Tokyo depremi  yaklaşıyor mu, hattâ Sendai depremi, bu beklenen Tokyo depremini  tetiklemiş olabilir mi? Bu konuda bir görüş birliği yok, ama endişe var: Tokyo  çevresinde yaklaşık 30 milyon insan yaşıyor ve bazı binalar çok eski. Buradaki daha hafif  bir deprem bile ciddi can kayıplarına sebep olabilir.</p>
<p>Ancak Tokyo depreminden daha acil bir konuya hâlâ bir çözüm bulunabilmiş değil: Fukuşima Nükleer Enerji Santrali, radyoaktif atıklarla kirlenmiş su sızdırmaya devam ediyor. Onu da başka bir yazıya bırakıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Kaynaklar</span></strong></p>
<ul>
<li>A. M. C. Şengör ve M. S. Özeren, 2011. 11 Mart 2011 Sendai Depremi ve Tsunamisinin Jeolojisi. <em>Cumhuriyet Bilim Teknoloji</em>, 18 Mart 2011, s.10</li>
<li>B. Jaffe, B. Richmond, H. Gibbons, 2011. <a href="http://soundwaves.usgs.gov/2011/06/">International Team Studies Tsunami Deposits in Japan to Improve Understanding and Mitigation of Tsunami Hazards.</a> <em>Sound Waves, </em>Haziran 2011, s.1</li>
<li>D. Normile, 2011. <a href="http://dx.doi.org/10.1126/science.332.6025.22" target="_blank">Scientific Consensus on Great Quake Came Too Late.</a> <em>Science</em> 332:22.</li>
<li>D. Normile, 2011. <a href="http://dx.doi.org/10.1126/science.331.6023.1375" target="_blank">Devastating Earthquake Defied Expectations.</a> <em>Science</em> 331:1375.</li>
<li>K. Minoura, F. Imamura, D. Sugawara, Y. Kono, T. Iwashita, 2001. <a href="http://www.jsnds.org/contents/jnds/23_2_3.pdf" target="_blank">The 869 Jogan tsunami deposit and recurrence interval of large-scale tsunami on the Pacific coast of northeast Japan.</a> <em>Journal of Natural Disaster Science</em> 23:83.</li>
<li>Schiemeier Q, 2011. <a href="http://dx.doi.org/10.1038/news.2011.156" target="_blank">More Earthquakes Expected in Japan.</a> <em>Nature News</em></li>
<li>BBC Discovery: Japan - Earthquake and Tsunami (Bölüm <a href="http://www.bbc.co.uk/programmes/p00hk3jg" target="_blank">1</a>, <a href="http://www.bbc.co.uk/programmes/p00hpfrd" target="_blank">2</a>, <a href="http://www.bbc.co.uk/programmes/p00hts8q" target="_blank">3</a>)</li>
</ul>
<div id="_mcePaste" class="mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 1173px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<h2>International Team Studies Tsunami Deposits inhttp://www.bbc.co.uk/news/science-environment-12740649 Japan to Improve Understanding and Mitigation of Tsunami Hazards</h2>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2011/08/08/tohoku-deprem-tsunami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Sen yeter ki ufukları hayal et”</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2011/06/21/%e2%80%9csen-yeter-ki-ufuklari-hayal-et%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2011/06/21/%e2%80%9csen-yeter-ki-ufuklari-hayal-et%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2011 07:36:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof. Dr. Filiz Onat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel bilim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bilimguncesi.org/?p=1514</guid>
		<description><![CDATA[Birçok bilimsel makaleye rağmen, “kişisel deneyimlerimi sizlerle paylaşmam” istendiğinde, yazıya başlamakta oluşan tıkanıklığı aşabilmem, “yıllar içinde olaylar nasıl gelişmiş” sorusuna bulduğum cevaplarla gerçekleşti. Lewis Thomas’ın “The Youngest Science: Notes Of A Medicine-Watcher” adlı otobiyografisinde, tıp alanında ülkemizdekine paralel gelişmelerin uzaklarda da –Amerika Birleşik Devletleri- olduğu görülür. New York’da 1913’de doktor bir baba ve onun yardımcısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Birçok bilimsel makaleye rağmen, “kişisel deneyimlerimi sizlerle paylaşmam” istendiğinde, yazıya başlamakta oluşan tıkanıklığı aşabilmem, “yıllar içinde olaylar nasıl gelişmiş” sorusuna bulduğum cevaplarla gerçekleşti. <strong>Lewis Thomas</strong>’ın <em>“The Youngest Science: Notes Of A Medicine-Watcher”</em> adlı otobiyografisinde, tıp alanında ülkemizdekine paralel gelişmelerin uzaklarda da –Amerika Birleşik Devletleri- olduğu görülür. New York’da 1913’de doktor bir baba ve onun yardımcısı hemşire bir anneden dünyaya gelen Lewis Thomas, kendi gözlemleri üzerinden tıp mesleğinin ve biliminin son yüzyılını anlatırken zaman içinde hekimliğin uygulamalı tıp bilimi şekline dönüşümüne tanık olur (1). 1930’lu yıllarda Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyan Thomas, Amerika’da 1930’larda başlayarak ve özellikle 1950’lerden itibaren hız kazanan tıp icraatı ile araştırmanın yani bilimsel aktivitenin iç içe geçme sürecine tanıklık eder. Bu deneyimlerinin oluşmasına Yale ve New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde dekanlık yapmasının katkısı da aşikârdır. Bu iç içe geçiş, önemsenmesi gereken bir olgudur ve ülkemizde böyle bir dönüşüm henüz çok cılızdır. Ülkemizdeki bu cılız dönüşüme 1935’lerde Nazilerden kaçarken Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen hekimlerin/bilim adamlarının önemli bir katkısı olduğu görülür. <span id="more-1514"></span>Bu kişiler arasında Prof. Dr. Philipp Schwarz, Prof. Dr. Alfred Erich Frank, Prof. Dr. Albert Eckstein ve Dr. Erna Eckstein vardır (2, 3). Nazilerden kaçan Yahudi bilim adamlarını davet etme kararının  birçok önemli sonucu olmuştur. Bu davet sonucu gelen Schwarz ve Frank’ın İstanbul Üniversitesi’nin yeniden organize edilmesinde ve modernizasyonunda önemli akademisyenler olduğu görülür. Ayrıca bu davet, Prof. Dr. İhsan Doğramacı ile Prof. Dr. Albert Eckstein’in yollarının kesişmesine neden olmuş ve ülkemizde üniversiter düzen açısından önemli bir gelişmenin başlangıcını da oluşturmuştur. Cerrahpaşa’daki hocalarımızın –örneğin Prof. Dr. Talia Bali Aykan, Prof. Dr. Aykut Kazancıgil, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, Prof Dr Orhan Ulutin- sıklıkla söz ettikleri gibi, Schwarz’ın patolojiye ve Frank’ın dâhiliye hastalıklarına katkıları kitaplara konu olur.</p>
<p>Bu yazının istenme amaçlarından birisi de uluslararası düzeyde önyargılar yaşayıp yaşamadığımızın sorgulanmasıydı. Bu soru hem bir araştırmanın sonuçlarının yayımlanması aşamasında, hem de çeşitli düzeylerde -uluslararası dergilere hakemlik ya da kurullara seçilme gibi- yaşadığımız deneyimlerin ve önyargıların sorgulanmasını öngörüyordu. Benim konusunu edeceğim deneyimler elbette epilepsi ve nörobilim alanında olacaktır. Bu soruya cevap vermek için bir diğer soruyla başlayalım. Bir deney yaptığımızı düşünelim; paralel olarak Amerika’nın popüler üniversitelerinden birinden bir grup ve bizden bir grup oluşturalım. İki grubun da aynı hipotezi, aynı deneysel yöntemlerle araştırdığı ve tıpatıp aynı sonuçlara ulaşarak yazdığını varsayalım. Bu 2 makale paralel olarak aynı dergiye –alanında meşhur bir dergi olsun- gönderilse, her 2 grubun da alacağı eleştiriler ve cevaplar aynı olur muydu? Çok imkânsız bir araştırma değil mi? Evet, öncelikle bunun imkânsız bir araştırma olduğunu söyleyelim. Ancak baştaki soruyu bu kez şöyle soralım; Türkiye’den gelen bir makale daha mı kolay reddolur? Hakemlere giden makalelerde çoğu kez yazarların adı ve kurumları açıktır (örneğin Neuroscience, Neuroscience Letters, Epilepsia, Epilepsy Research gibi). Yazarların adının açık olması durumu uluslararası camiada da tartışılan bir konudur. Baştaki soru için öncelikle şunu söylemeliyim, önyargı her yerde vardır, bize özgü bir durum olduğunu söylemek ve ispat etmek zordur. İlk önce iyi dergilerde yayımlanacak, sorusu iyi sorulmuş, iyi bir literatür temeline oturmuş araştırmalar yapmalıyız, araştırmamızda sorduğumuz soruyu doğru yöntem ile sınamalı, dolayısıyla sorumuz ve kullandığımız yöntem arasındaki bağı-örgüyü düzgün bir biçimde kurgulamalıyız. Burası en çok hata yapılan noktalardan biridir. Sorumuza tekrar dönecek olursak, makalelerle ilgili önyargılı durumu tartmanın çok zor olduğunu, kendimize sorduğumuz soru ile gördük. Konunun başka açılardan ele alınmasının önemli ve faydalı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle uluslararası toplantılara aktif olarak katılmalıyız. Yani sadece poster sunmak yeterli değildir. Kişisel olarak yaşadığım deneyimdeki en önemli faktör, International League Against Epilepsy (ILAE) ’nin düzenlediği toplantılarında birçok kez sözlü sunum yapmamdır. Bunun dışındaki durumlarda –hakemlik ya da kurullarda yer alma- uluslararası platformlarda her zaman destek gördüğümüzü söylemeliyim. Tabi ki bu durum da yine zaman içinde belli bir tanınırlığa ulaştıktan ve güven oluşturduktan sonra yavaş yavaş gelişti.</p>
<p>Türk Dil Kurumu, bilimi, “Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, yöntemli araştırma süreci” olarak tanımlar. Sizi tekrar hekimlik ile bilimsel faaliyetin iç içe geçmesi durumu ile ilgili düşünmeye davet etmek istiyorum. Ülkemizde hekimlik yapmanın daha çok önemsendiği ve/veya bilginin yurtdışından transfer edildiği dönemlerden geçiyoruz. Hekimlik yapmanın ve bilgi üretmenin birbirinden uzak kavramlar olarak durduğu bir gerçek. Hekimlik her zaman bilgi üretme süreci ile iç içe geçmeli midir? Hayır, ancak üniversitelerde ayrıca bir ölçüde eğitim ve araştırma hastanelerinde –adı üzerinde diye düşünebilirsiniz- hekimlik icrası ile bilgi üretme aktivitesinin iç içe geçmesi beklenir. Dolayısıyla “araştırma ve bilgi üretme”, hekimliğin olmazsa olmaz şartı değildir. Ancak gerçekleştiğinde ya da multidisipliner yaklaşım sergilenebildiğinde birbirlerini birçok yönden besledikleri ve bilgi toplumu olma yolunda önemli adımların atılmasına katkıda bulundukları bir gerçektir. Genel hatlarıyla, kâinatta var olanı sistematik olarak aramak, görmek ve sebep-sonuç ilişkisine bakmak olarak tanımlanabilecek bilimsel aktivite, günümüzde oldukça karmaşık bir çaba haline gelmiştir. Geçtiğimiz yüzyılda daha çok bireysel olarak ve günümüzdeki kadar karmaşık teknikler olmaksızın icra edilmiştir. Örneğin James Parkinson (1755-1824), Thomas Hodgkin (1798-1866), John Hughlings Jackson (1835-1911), Hans Berger (1873-1941), Santiago Ramon y Cajal (1852-1934), Alois Alzheimer (1864-1917) ve niceleri, hekim olarak gözlemişler ve gözlemlerini yazılı metinler haline getirerek günümüze kadar uzanan yolların göstericisi olmuşlardır. Bu örneklerde genellikle kişilerin bireysel aktiviteleri söz konusudur, en azından bugünkü kadar multidisipliner yaklaşım sergilenmediği görülmektedir. Burada sözü edilenler genel olarak sağlık alanındaki bilimsel aktiviteye bir bakış olsa da zannederim birçok açılardan diğer alanları da -eğitim, sosyal ve fen bilimleri- içine almaktadır.</p>
<p>Bilimsel aktiviteyi sürdürme faaliyetinin yani kısaca bilgi üretme konusunun birçok yönü vardır. Örneğin İngiliz Bilimler Akademisi üyelerinden olan Thomas Henri Huxley (1825-1895, Darwin’in en büyük savunucularından olan İngiliz anatomist ve zoolog), çok az resmi eğitim almasına rağmen insan aklının nelere muktedir olduğunun iyi bir emsalidir. Thomas Huxley, aksonal sinir iletisindeki çalışmaları nedeniyle 1963 yılında Nobel alan Andrew Huxley’ın dedesidir. Thomas Huxley’ın yaşadığı dönemde, kişilerin kendi kendini eğiterek belli noktalara varma durumu görülebilmekteydi. Thomas Huxley de kısa bir dönem tıp okumuş ve bırakmış bir kişidir. İstanbul’da yaşadığı 4 yıl içerisinde aynı ortamda bulunduğum Prof Dr Ray Guillery de, 1948’de University College of London’da 4. sınıfa kadar okumuş ve daha sonra laboratuvarda araştırma yapmanın aradığı gelecek olduğunu düşünerek tıp fakültesini yarıda bırakmış çok değerli bir anatomisttir (4). Guillery insanlığa nörobilim alanında önemli katkı yapmış bir kişidir ve neden tıp okumaktan vazgeçtiğini sorduğumda “Hekimliği sıkıcı bulduğunu ve araştırma yapmayı, sorularının peşinden gitmeyi her zaman daha ilginç bulduğunu” söylemişti. Bu örneklerden çıkarılacak birçok ders vardır ve bu dersler sadece bireysel olmamalı, toplumsal ve bilim politikası yönünden de dikkate alınmalıdır. Önümüzdeki yüzyıl içinde biyoteknolojik insana giden yolda, geçmişi bilmeliyiz ki geleceği anlayabilelim.</p>
<p>1940’larda ve 50’lerde yüksek lisans/doktora (PhD) henüz çok yerleşik kavramlar değildi ve akademide tıp dışındaki alanlarda geçerli bir kavramdı.  Yıllar içinde mezuniyet sonrası eğitimin önem kazanmasının bir sonucu olarak, akademik hayatta yüksek lisans ve doktora kavramları ön plana geçti.  İstanbul Üniversitesine gelen Prof. Dr. Alfred Erich Frank’a 2 yetişmiş asistanını getirme hakkı verilince, gelmesini istediği kişilerden birisi Kurt Steinitz oldu (2). Kurt Steinitz hekim ve ayrıca kimya alanında doktoralı biriydi. İstanbul Üniversitesi’nde laboratuvar şefi olarak çalıştığı dönem içinde laboratuvarlar açısından altyapının gelişmesine önemli katkısı oldu ve 1942 yılında “Klinik Laboratuar Usulleri” kitabını yayımladı. Bu örnekte de görüldüğü gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sistematik araştırma ile tıp bilimlerinin iç içe geçmesi ile beraber tıp alanında da yüksek lisans ve doktora programları ağırlık kazandı. Özellikle ABD’de “National Institute of Health” (NIH, 1930) gibi çeşitli kurumların oluşturulması ve araştırmaya büyük fonların aktarılması bir dönüşümü hızlandıran unsurlardan biridir. Bu sayede yüksek lisans ve doktora yapanların sayısı hızla artarak, araştırma laboratuarı için gerekli insan gücünün oluşmasına büyük oranda katkıda bulunmaktadırlar.</p>
<p>Yüzyıl içinde tıp bilimi de bir organizmanın parçaları gibi sistemlere, sistemler de alt sistemlere ayrıldı ve ayrıca multidisipliner yaklaşımın yanına multiprofesyonel yaklaşım eklendi. Sonuçta sağlık alanında teknolojiden en çok yararlanan alanlardan biri hekimlik mesleği oldu.</p>
<p>Kollaboratif çalışmanın önemi de yüzyıl içinde ortaya çıktı. Örneğin nöroşirürjiyen olan Tracy Jackson Putnam’ın, nörolog Houston Merritt ile yaptığı işbirliği, epilepsi tedavisinde çığır açan fenitoin’in antikonvülsan özelliğinin bulunmasına yol açmıştır (5). 1930’larda epilepsi tedavisinde sadece ağır sedatif yan etkisi olan fenobarbital bilinmekteydi ve Putnam-Merritt fenitoin’in nöbet kontrolünde etkili bir ilaç olduğunu keşfederek insanlığa önemli bir katkı sağlamışlardır. Bu ikili New York Nöroloji Enstitüsü’ne yönetici olarak atanınca ilk iş olarak kapsamlı bir laboratuvar kurmuşlardır. Antiepileptik olarak bulunuşundan bu yana yaklaşık 70 yıl geçmiş olmasına rağmen fenitoin, halen nöbet kontrolünde ve nöroşirurjide sıkça kullanılan bir ilaç olma durumunu korumaktadır. Bu örnekten yola çıkıldığında mültidisipliner yaklaşımın önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Mültidisipliner yaklaşımın vizyon geliştirdiğini, üretimi zenginleştirdiğini ve karşılıklı motivasyon sağladığını akılda tutmalıyız.</p>
<p>Bilimsel aktivitede her şey soru sormakla başlar. Çocuklar soru sorarak başlar hayata, biraz da biz büyükler sustururuz onları. Doğu kültüründe otoriteye itaat etme toplumsal hayatta önemli yer işgal eder. Hâlbuki bilimsel aktivite için soru sorma ve eleştirel düşünme biçimi kilit taşı özelliğindedir (6). İnsanlık için bilimin nihai hedeflerinden biri, tabiatın kurallarını anlayarak tabiat karşısındaki çaresiz durumunu iyileştirmek ve tabiatı kendi amaçları doğrultusunda değiştirmek ise, bilim her ülkede bilim değil midir ya da başka deyişle henüz bilinmeyen veya cevaplanmamış-gösterilmemiş olaylara sistematik yolla ve yöntemle cevap arama gayreti her yerde aynı değil midir? Diğer bir deyişle bir olayın arkasındaki sebep-sonuç ilişkisini arama yöntemi her yerde aynı değil midir? Evrenin soruları ortak değil midir? Galiba buradaki soru, sorunun bizzat kendisi değil de sorunun çözümü için kullanılan yöntemler ve bunun ortamı ile ilgilidir. Evrensel bilim ile ülkemizde var olan bilimsel ortam -milieu- birbirine ne kadar denk düşüyor? Evrensel bilimin üretildiği toplumlarda kolayca sunulan pek çok şeye, kıt kanaat erişilen bir ortamda yaşayan bilim insanını ne besler? Bu olumsuzluklara rağmen bilim adamının direnci nasıl beslenir? Kolay olanı yani bu durumu kabul etmek varken insanın ufkunu ne açar? Bir öğrencime, daha yüksek lisansına ilk başladığı günlerde “Sen yeter ki ufku hayal et, ben sana ufukları getireceğim” demiştim. Çok şanslıydım ki bu öğrencim ufku hayal etme gücüne sahipti. 4-5 yıl sonra doktora tez çalışmasını yaparken Melbourne’dan “Size ufuklardan yazıyorum” diye kart yolladı. Israr etmek, var olan tüm olumsuzluklara rağmen bilimsel çabayı sürdürmek yani ilmek ilmek  örmek ve bir bütünsellik ortaya çıkarmak bizde akademide dahi çok yaygın olarak gördüğümüz bir durum değildir. Bunun nedenlerini araştırmak da ayrı bir çalışmanın ve/veya yazının konusudur, ancak bu noktada gençlerin karşı karşıya kaldıkları kitlesel sınavlardan söz etmeliyiz. Kitlesel sınavlar (seviye belirleme ve öğrenci seçme yerleştirme sınavları gibi), öğrencilerin soru sorma, analitik düşünme, mantık yürütme gibi bilişsel/kognitif becerilerini neredeyse felce uğratmaktadır. Yetişmekte olan beyinler hayatı sadece çoktan seçmeli bir faaliyet olarak gören kitleler haline dönüşmekteler. Bu dimağ felcinin etkilerini gençlerde tüm eğitim ve akademik hayatları boyunca görmekteyiz. Düşünce sistematiğimizin bilim dünyasına yön veren ülkeler seviyesine çıkamamasındaki nedenlerden biri olan ve genç dimağları felce uğratan bu süreç, aynı zamanda büyük bir enerji kaybına ile mali yüke yol açmaktadır.</p>
<p>Son 150 yıl içinde teknoloji ve bilimin karşılıklı olarak birbirlerini beslemeleri sonucunda vardığımız nokta göz önüne alındığında, bilgi toplumu olma yolunda daha hızlı yol almamız gerekliliği aşikârdır. Öncelikle felsefesinin ortaya konması, bilim politikaları oluşturmak açısından önem taşımaktadır. Bu yolda bilimsel yaklaşımın okullarda kazandırılması önemli bir faktördür. Soru soran bireylerin yetiştirilmesinde tüm eğitim kurumlarının sorumluluğu vardır. Soru sormak ve soruya cevap aramak bilgiye dayalı üniversite düzeni için vazgeçilmez bir koşuldur. Ezberin en aza indirgendiği, soru soran ve sorulara cevap arama yöntemlerini öğrenenlerin sayısının arttığı günleri dileyelim.</p>
<p>Baştaki konuya dönersek yurtdışında başarılı olmak için, evrensel bilimin kurallarına göre sormalı, araştırmalı, çalışmalı, bulgularımızı uluslararası camia ile paylaşmalı ve bu platformlarda kendimize yer edinmeye çalışmalıyız. “Uluslararası ortamlarda var olma” durumunu önemsemeliyiz ve üzerinde düşünmeliyiz. Uluslararası ortamlarda var olma kavramının omurgasını bilimsel güvenilirlik ve verimliliğin oluşturduğunu hep akılda tutmalıyız. Kendi içinde tutarlı bir şekilde çalışmanın, üretmenin ve bilgiyi paylaşmanın toplumca önemsendiği günleri dileyerek bitirelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #003366;"><strong>Kaynaklar</strong></span></p>
<p>(1) Thomas Lewis, The youngest science: Notes of a medicine-watcher, The Viking Press, New York, 1983.</p>
<p>(2) Arnold Reisman, Turkey’s modernization: Refugees from Nazism and Ataturk’s vision. New Academia Publishing, 2006.</p>
<p>(3) Nejat Akar.  Bozkır çocuklarına bir umut Dr Albert Eckstein. Gürer Yayınları, 2008.</p>
<p>(4) The history of neuroscience in autobiography, Ed: Larry R. Squire, Vol. 2, Academic Press, 1998.</p>
<p>(5) Lewis P Rowland, The legacy of Tracy J Putnam and H Houston Merritt: Modern Neurology in the United States, 2008.</p>
<p>(6) Bertrand Russell. Bilimin Toplum Üzerindeki Etkileri. İlya Yayınevi, 2004.<em> </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2011/06/21/%e2%80%9csen-yeter-ki-ufuklari-hayal-et%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişinimler ve DNA</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2011/04/09/degisinimler-ve-dna/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2011/04/09/degisinimler-ve-dna/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Apr 2011 16:25:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[mutasyon]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bilimguncesi.org/?p=1482</guid>
		<description><![CDATA[Değişinimlerin (mutasyonların) açıklamasını daha önce yapmış, bunların canlıların evrimindeki rolünü açıklamıştım. Ayrıca, çoğunlukla etkisiz veya zararlı olan bu değişikliklerin zaman zaman canlıya yarar da sağlayabildiklerini bir yazıda dört, diğer bir yazıda da bir örnekle açıklamıştım. DNA'nın yapısına ve şekline aşina olmayanların, Howard Hughes Tıp Enstistüsü'nün aşağıdaki kısa videosu sayesinde bu süreci gözlerinin önüne daha iyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Değişinimlerin (mutasyonların) açıklamasını <a title="Yararlı değişinimler (mutasyonlar)" href="http://www.bilimguncesi.org/2010/02/19/yararli-degisinimler-mutasyonlar/">daha önce yapmış</a>, bunların canlıların evrimindeki rolünü açıklamıştım. Ayrıca, çoğunlukla etkisiz veya zararlı olan bu değişikliklerin zaman zaman canlıya yarar da sağlayabildiklerini <a title="Yararlı değişinimler (mutasyonlar)" href="http://www.bilimguncesi.org/2010/02/19/yararli-degisinimler-mutasyonlar/">bir yazıda</a> dört, <a title="Yararlı mutasyonlara yepyeni bir örnek" href="http://www.bilimguncesi.org/2010/06/04/yararli-mutasyonlara-yepyeni-bir-ornek/">diğer bir yazıda</a> da bir örnekle açıklamıştım.</p>
<p>DNA'nın yapısına ve şekline aşina olmayanların, <a href="http://www.hhmi.org" target="_blank">Howard Hughes Tıp Enstistüsü</a>'nün aşağıdaki kısa videosu sayesinde bu süreci gözlerinin önüne daha iyi getirebileceklerini umarım.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2011/04/09/degisinimler-ve-dna/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Aykırı” bilim adamları</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2010/12/29/aykiri-bilim-adamlari/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2010/12/29/aykiri-bilim-adamlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2010 19:05:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel bilim]]></category>
		<category><![CDATA[aykırılık]]></category>
		<category><![CDATA[H. pylori]]></category>
		<category><![CDATA[ülser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://bilimguncesi.org/2010/12/29/%e2%80%9caykiri%e2%80%9d-bilim-adamlari</guid>
		<description><![CDATA[Bu yılın haziranında "aykırı" bir akademik dergiden bahsetmiştim. Tam da o sıralarda Avustralya radyosunun ruhbilim ve sinirbilim konularına dair All in the Mind adlı programının, "aykırı" bilim adamlarının haleti ruhiyesine dair bir bölümü yayınlandı. Tabii, hatalı bir görüşü dahi savunsalar onlara uygulanan bu baskı ve davranışlar yanlış ve üzücü. Ancak sormadan da edemiyorum: Gerçekten de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yılın haziranında <a title="Sıradışı bir dergi" href="http://www.bilimguncesi.org/2010/06/11/siradisi-bir-dergi/">"aykırı" bir akademik dergiden bahsetmiştim</a>. Tam da o sıralarda Avustralya radyosunun ruhbilim ve sinirbilim konularına dair <em>All in the Mind</em> adlı programının, <a href="http://www.abc.net.au/rn/allinthemind/stories/2010/2901944.htm" target="_blank">"aykırı" bilim adamlarının haleti ruhiyesine dair bir bölümü </a>yayınlandı. Tabii, hatalı bir görüşü dahi savunsalar onlara uygulanan bu baskı ve davranışlar yanlış ve üzücü. Ancak sormadan da edemiyorum: Gerçekten de aykırı ama doğru bir görüşü mü savunuyorlar, yoksa gerçekten de saçma sapan, gülünç tezleri mi var?</p>
<p>O programdan aldığım ilhamla aykırı bilim konusuna biraz daha değinmek istiyorum.<span id="more-1199"></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Öncelikle, aykırı bilim adamları konusu neden bu kadar önemli? Çünkü bütün dünyada kendi bilim görüşlerinin bilim topluluğunun kafa yapısına aykırı olması, yerleşik "paradigma"yı ya da maddi çıkarları tehdit etmesi nedeniyle bilimden dışlandığını öne süren birçok kişi var.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Tipik bir örnek yaratılışçılar: Geçen yıllarda yaratılışcıların üniversitelerde yer bulamamalarını "büyük bilimin [yani yerleşik bilimsel sistemin] onları haksız yere engellemesine" bağlayan bir film bile yapılmıştı. Sonradan bahsi geçenlerin hepsinin, fikirlerinden dolayı değil de bilimsel üretimsizlik nedeniyle kendilerine iş bulamadığı </span><a href="http://www.expelledexposed.com/"><span style="color: #000000;">ortaya kondu</span></a><span style="color: #000000;">.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Örnekleri artırmak mümkün: Dünya'nın zaten uzaylılarca istilâ edilmiş olduğuna inanan UFO'culardan, mucizevi tedavi yöntemleri keşfettiklerini iddia eden şarlatanlara kadar...</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Ama, en azından kuramsal olarak, gördüklerimizin hemen hepsi şarlatan diye, hepsi böyle olmak zorunda değil. Belki de aralarında gerçekten doğruyu savunup da dışlananlar vardır. Nereden bileceğiz? Bilebilir miyiz?</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Ülser örneği</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Nobel Tıp/Fizyoloji Ödüllü hekimler <strong>Barry Marshall</strong> ve <strong>Robin Warren</strong> herhalde bu konuda en çok verilen örnektir. Bu örneği değerlendirmek istiyorum.</span></p>
<div id="attachment_1268" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><span style="color: #000000;"><img class="size-medium wp-image-1268" title="“Aykırı” bilim adamları" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/empylori1.jpg?w=300" alt="" width="300" height="200" /></span><p class="wp-caption-text"> Elektron mikroskobu ile Helicobacter pylori görüntüsü (Resim: Wikipedia)</p></div>
<p><span style="color: #000000;">Bu iki Avustralyalı bilim adamının araştırmalarından önce mide ülserinin bir bakteriden kaynaklandığına ihtimal verilmiyordu. Genel inanış, Marshall ve Warren'in görüşlerine bilim dünyasının ilk başta burun kıvırdığı, hattâ bunları alay konusu yaptığıdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Amerikalı hekim <strong>Dr Kimball Atwood</strong> bu konuda güzel bir inceleme </span><a href="http://www.csicop.org/si/show/bacteria_ulcers_and_ostracism_h._pylori_and_the_making_of_a_myth"><span style="color: #000000;">yayınlamıştı</span></a><span style="color: #000000;">. Atwood'un incelemesinden görüyoruz ki Marshall ve Warren, araştırmalarını ilk olarak 1983 ve 1984'te, en saygın tıp dergilerinden biri olan <em>The Lancet</em>'te  yayınlama imkânı buluyorlar. Bu yayınlarda mide iltihabı (gastrit), mide veya on iki parmak bağırsağı (duodenum) ülseri geçiren hastalardan alınan doku örneklerinde bu bakterinin varlığını gösteriyorlar. Ayrıca bu bakterinin o güne kadar bilinenlerden ayrı bir tür olduğunu ortaya koyuyorlar ve ona <em>Campylobacter pylori</em> adını veriyorlar. Bu isim daha sonraları <em>Helicobacter pylori</em> olacaktır.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu yayınlardan sonra bu bakteriye dair yayınların sayısı fırlıyor. Dünyanın dört bir yanından araştırmacılar, kendi hastalarının midelerinde bu bakterinin varlığını doğruluyorlar.</span></p>
<div id="attachment_1279" class="wp-caption aligncenter" style="width: 550px"><span style="color: #000000;"><img class="size-full wp-image-1279 " title="“Aykırı” bilim adamları" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/pylori1.png" alt="" width="540" height="180" /></span><p class="wp-caption-text">Warren ve Marshall&#39;ın 1983 ve 1984 yıllarındaki yayınlarından sonra bu konudaki arastırmaların sayısı giderek artıyor. (Veriler: Atwood, 2004. Yazarın izniyle kullanılmıştır.) </p></div>
<p><span style="color: #000000;">Ne var ki sindirim sistemi aslında zaten bakteriyle dolu olduğundan bu bakterinin hasta midede varlığını göstermek, bakterinin hastalığa sebep olduğunu göstermeye yetmiyor. Sebebiyetin ispatı için Koch postülatı denen dört maddelik bir deney listesinin tamamlanması lâzım, ancak bu da kolay iş değil. Marshall, buna yönelik bir deneme ile bakteriyi kendi çorbasına karıştırıp bekliyor. (Marshall'in BBC ile söyleşisinden bu konudaki anılarını en alttaki aygıttan dinleyebilirsiniz.) Ama ortaya çıkan, iki haftalık hafif bir mide rahatsızlığından öteye gitmeyince Koch postülatının sağlanmadığını Warren bizzat kabul veriyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">O zaman Warren ve Marshall başka bir yol deniyorlar: Eğer bu bakteri ülsere sebep oluyorsa, onu durduran ya da öldüren (antibiyotik) ilâçların ülseri tedavi etmesi lâzım. Ama burada da bir sorun var: Ülser, antibiyotik ilâçlar olmadan da büyük oranda tedavi edilebiliyor. Asıl mesele, tedavisinden sonraki iki yıl içinde ülserin tekrar etmesi. Antibiyotik ilâçların bu tekrarı önlemesini bekleyen araştırmacıları uzun bir klinik deney bekliyor: Ülser hastalarını bulacaklar, ülserlerini tedavi edecekler, sonra her hastayı iki sene boyunca takip edip ülser tekrar etti mi görecekler!</span></p>
<div id="attachment_1212" class="wp-caption alignleft" style="width: 268px"><span style="color: #000000;"><img class="size-full wp-image-1212 " title="“Aykırı” bilim adamları" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/marshall-warren.png" alt="" width="258" height="157" /></span><p class="wp-caption-text">Barry Marshall ve Robin Warren</p></div>
<p><span style="color: #000000;">Bu uzun ve zahmetli deneyin sonunda, ikili antibiyotik tedavisinin ülser tekrarını ciddi oranda düşürdüğünü gören araştırmacılara bir de üçlü antibiyotik tedavisi yapan bir başka grubun daha da güçlü sonuçları destek çıkınca, tıp dünyası artık bu bakterinin ülserden sorumlu olduğuna ikna oluyor. ABD sağlık kurumlarının 1994 ve 1997 tarihlerindeki tavsiyeleriyle de ülser tedavisinde antibiyotik kullanımı standart haline geliyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Warren ve Marshall'ın çalışmalarına yönelik eleştiriler, başkalarına gösterilmiş eleştirilerden farklı olmadığı gibi, araştırmacılar kendi çalışmalarını da bizzat aynı şüphecilik ile karşılayarak daha çok soruyu cevaplıyor ve daha nitelikli bilimsel delillere ulaşıyorlar.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Warren ve Marshall'ın çalışmalarından bir bilim insanı adayı aldığım ders şu: Bir keşfin bilim dünyasına kabul ettirilmesi için çok çalışarak birden çok delil sağlamak gerekiyor. Bu esnada sağladığımız delillerin gerçekten neyi ne kadar doğruladığını, hem kendi kendinize sorgulamak, hem de diğer bilim insanlarından gelen katkı ve eleştiriler doğrultusunda değerlendirmek zorundayız. Bu kolay bir iş olmamakla beraber, gerçeğin peşindeki bir bilim adamının yapması gereken budur.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><br />
</span></p>
<p><strong><span style="color: #003366;">John Lykoudis vakası</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">İşin daha ilginç bir yanı daha var: Warren ve Marshall'ın bu örnek çalışmaları, bu konudaki en güçlü delilleri sağlamakla beraber, ilk değil.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu araştırmalardan 20-30 yıl önce, Yunan hekim <strong>Dr John Lykoudis</strong>, Marshall ve Warren'in yaptığını yapmış, ülserli hastaları antibiyotik ile </span><a href="http://www.sciencebasedmedicine.org/?p=4238"><span style="color: #000000;">tedavi etmişti</span></a><span style="color: #000000;">. Lykoudis'in kendi anlatımına göre bu tedavi başarılı görülüyorsa da bu deneyin nasıl yapıldığını ve değerlendirildiğini bilmiyoruz. Hayatının geri kalanında bu tedavi yönteminin yaygınlaştırılması için çaba harcayan Lykoudis, dönemin sağlık bakanı ile bile yazışarak antibiyotik tedavisinin sınanmasını istemişse de çaldığı her kapı yüzüne kapanmış.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Warren ve Marshall'ın sabırlı ve uzun çalışmalarından farklı olarak Lykoudis'in elinde yalnızca -niteliği belirsiz- bir klinik deney var. Lykoudis, ülserden bir bakterinin sorumlu olduğunu düşünüyorsa da buna yönelik bir çalışması yok. Belki de dönemin laboratuvar imkânlarıyla Lykoudis'in hipotezi için delil sağlamak mümkün değildi.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Delilleri güçlü olmasa bile, madem ki Lykoudis bu yöntemle hastaları tedavi etmeyi başarmış, neden hipotezi araştırılmamış ve sınanmamış?</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bugün geriye baktığımızda Lykoudis'in hipotezinin doğru olduğunu görüyoruz. Ancak o günlerde yaşıyor olsaydık, Lykoudis'inkine benzer onlarca, hattâ yüzlerce hipotez arasında seçim yapabilmek zorunda kalacaktık. Bunun için tek dayanağımız, araştırmacının sağladığı delillerin gücü ve niteliği olacaktı - ki bunlar Lykoudis vakasında çok iyi değildi. Dolayısıyla bunu diğerlerinden ayırt etmemiz mümkün olmayacaktı.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="color: #003366;">Sonuç</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Warren ve Marshall ikilisinin Lykoudis'ten farkı, bence aykırı, beklenmedik tezler öneren bilim insanlarının neyi neden yapması gerektiğini özetliyor: Kendi tezlerini birçok yönden sınayarak onları bilim dünyasına benimsetecek deliller sağlamak ve böylelikle belirsizlik içindeki diğer hipotezlerden sıyrılmalarına yardımcı olmak. Bunu yapanları bugün büyük kâşifler veya mucitler olarak tanıyoruz. Yapamayanlar, maalesef doğru olsa bile görüşlerinin farkını ortaya koyamıyor ve sahneden çekiliyorlar.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2010/12/29/aykiri-bilim-adamlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan sinir sisteminin gelişimi</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/24/insan-sinir-sisteminin-gelisimi/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/24/insan-sinir-sisteminin-gelisimi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 12:44:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[T. Jessell]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://bilimguncesi.org/2010/11/24/insan-sinir-sisteminin-gelisimi</guid>
		<description><![CDATA[Sinir sisteminin gelişimi alanının dev isimlerinden Tom Jessell, bir grup öğrenciye insan sinir sisteminin gelişimine dair temel bilgiler veriyor. Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nün yayınladığı kısa videoyu Türkçe altyazılarla izleyebilirsiniz: &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sinir sisteminin gelişimi alanının dev isimlerinden <strong><a href="http://sklad.cumc.columbia.edu/jessell/">Tom Jessell</a></strong>, bir grup öğrenciye insan sinir sisteminin gelişimine dair temel bilgiler veriyor.</p>
<p>Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nün yayınladığı kısa videoyu Türkçe altyazılarla izleyebilirsiniz:</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/24/insan-sinir-sisteminin-gelisimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sıtma asalağının sivrisinekteki hayatı</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/20/sitma-asalaginin-sivrisinekteki-hayati/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/20/sitma-asalaginin-sivrisinekteki-hayati/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Nov 2010 17:06:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[sıtma]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://bilimguncesi.org/2010/11/20/sitma-asalaginin-sivrisinekteki-hayati</guid>
		<description><![CDATA[Howard Hughes Tıp Enstitüsü, sıtma asalağının sivrisinekteki hayatı konusunda çok güzel bir eğitici canlandırma hazırlamış. İlgilenenler için Türkçeye tercüme ettiğim altyazılar ile birlikte sunuyorum. &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Howard Hughes Tıp Enstitüsü, sıtma asalağının sivrisinekteki hayatı konusunda çok güzel bir eğitici canlandırma <a href="http://www.hhmi.org/news/pascual20101110.html">hazırlamış</a>. İlgilenenler için Türkçeye tercüme ettiğim altyazılar ile birlikte sunuyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/20/sitma-asalaginin-sivrisinekteki-hayati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hasta, bilim adamı ve basın</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/12/hasta-bilim-adami-ve-basin/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/12/hasta-bilim-adami-ve-basin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Nov 2010 15:27:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sağlık bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://bilimguncesi.org/2010/11/12/hasta-bilim-adami-ve-basin</guid>
		<description><![CDATA[Belçikalı Rom Houben 23 yaşında bir kaza geçirerek komaya girmiş, ama komadan çıkamamıştı. Kendisiyle hiçbir şekinde iletişim kurulamıyordu. Ne var ki bir gün bir "kolaylaştırıcı" geldi ve Rom'un neler diyor olduğunu anlamaya başladı. Bu mucizevi hikâye, en azından başta böyleydi. Önce kolaylaştırıcının ne olduğunu görelim: Houben, aslında felçli olduğundan kolunu bile kaldıracak halde değildi. Ama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_1398" class="wp-caption alignright" style="width: 130px"><img class="size-full wp-image-1398  " title="laureys" src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/laureys.jpg" alt="" width="120" height="209" /><p class="wp-caption-text">Dr Steven Laureys</p></div>
<p>Belçikalı <strong>Rom Houben</strong> 23 yaşında bir kaza geçirerek komaya girmiş, ama komadan çıkamamıştı. Kendisiyle hiçbir şekinde iletişim kurulamıyordu. Ne var ki bir gün bir "kolaylaştırıcı" geldi ve Rom'un neler diyor olduğunu anlamaya başladı.</p>
<p>Bu mucizevi hikâye, en azından başta böyleydi.</p>
<p>Önce kolaylaştırıcının ne olduğunu görelim: Houben, aslında felçli olduğundan kolunu bile kaldıracak halde değildi. Ama eğer kolunun hafif hareketlerinden ne yapmak istediğini anlayan birisi çıkarsa, belki o kolunu bir ekranda gezdirmesine yardımcı olup meramını anlatmasını sağlayabilirdi. "Kolaylaştırılmış iletişim (Kİ)" yöntemini kullanan, yani böyle hafif hareketlerinden yola çıkarak hastanın ne demek istediğini anladığını söyleyen biri bulundu ve bu yardımla Rouben çok ilginç şeyler anlatmaya başladı: Yıllardır vücudunu kımıldatamıyordu ama bilinci yerindeydi. Kimse onu duymuyordu ve bu bedenin içinde ruhu hapiste gibiydi... Ama nihayet şimdi derdini anlatabilmişti.<span id="more-1203"></span></p>
<p>Hastanın hekimi olan <a href="http://www.coma.ulg.ac.be/home/steven.html"><strong>Dr Steven Laureys</strong></a> bunu duyurunca basın olaya saldırdı: Yıllarca neredeyse ölü sanılan hastalardan biri, işte, dile gelmişti. <a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/8375326.stm">Dünyada</a> -ve <a href="http://www.hurriyet.com.tr/dunya/13019749_p.asp">Türkiye'de</a>- her yerde Rom Houben haber konusu oldu. Hattâ Houben'in kitap yazmak istediğinden bile bahsedildi.</p>
<p>Ama başta Yale Üniversitesi'nden nöroloji uzmanı <strong>Dr Steven Novella</strong> olmak üzere bazı hekimler, aslında dünya çapında bilinen bir uzman olan Dr Laureys'in bu verilerini <a href="http://theness.com/neurologicablog/?p=1596">eleştirdiler</a>. Bazı gariplikler vardı:</p>
<p>Öncelikle, bu Kİ yöntemi, yıllar önce bilim adamları arasında biraz kabul görmüşse de sonraki deneylerde bu yöntemin pek de güvenilir olmadığı anlaşılmıştı: Aslında iletişim hastadan değil, kolaylaştırıcının bilinçaltından kaynaklanıyordu.</p>
<p>Ayrıca, bu hastanın görüntülerine bakıldığında iki şey göz çarpıyordu: Birincisi, bu görevli, hastanın kolunu öyle bir hızla hareket ettiriyordu ki yirmi yıldır komada olan bir hastanın bu kadar hızlı düşünmesi ve görevliyi yöneltmesi biraz zordu. İkincisi, bu esnada bazen hasta ekrana bile bakmıyordu ki parmağının nereyi gösterdiğini bilsin!</p>
<p><object id="ep" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" width="416" height="374"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="wmode" value="transparent" /><param name="movie" value="http://i.cdn.turner.com/cnn/.element/apps/cvp/3.0/swf/cnn_416x234_embed.swf?context=embed_edition&amp;videoId=health/2009/11/24/moore.uk.23.year.coma.patient.itn" /><param name="bgcolor" value="#000000" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="416" height="374" src="http://i.cdn.turner.com/cnn/.element/apps/cvp/3.0/swf/cnn_416x234_embed.swf?context=embed_edition&amp;videoId=health/2009/11/24/moore.uk.23.year.coma.patient.itn" wmode="transparent" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" bgcolor="#000000"></embed></object></p>
<p>Dr Laureys, gerçekten bir bilim adamı olduğunu işte burada gösterdi: Yeni bir deney düzenleyip hastanın kolaylaştırıcısını dışarı çıkardı ve hastaya on beş nesne ve kelime gösterdi. Yani kolaylaştırıcı bunları görmedi. Sonra kolaylaştırıcıyı çağırıp onun yardımıyla hastanın bunları hatırlamasını istedi. Ama bir tane bile doğru cevap gelmedi. Bu da o vakte kadar hastadan geldiği sanılan mesajların aslında kolaylaştırıcıdan geliyor olduğunu gösterdi.</p>
<p>Bu deneyin sonunda Dr Laureys kamuoyu önünde <a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/8526017.stm">hatasını kabul etti</a> ve önceki neticesini geçersiz ilân etti. Bu, gerçek bir bilim adamından beklenen bir davranıştı.</p>
<p>Peki bu deneyin ilk sonuçlarını göklere çıkaran basın ne yaptı?</p>
<p>Birkaç sorumlu muhabir dışında işin bu yanını pek gören olmadı. Bilimsel yöntem ve kafa yapısı, herkes için o kadar da ilginç değildi.</p>
<p><em>(Daha önce yayınlanmış bir yazımın elden geçirilmiş hâlidir.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2010/11/12/hasta-bilim-adami-ve-basin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim içerikli Türkçe cepyayınlar (podcast&#039;lar)</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2010/10/24/bilim-icerikli-turkce-cepyayinlar-podcastlar/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2010/10/24/bilim-icerikli-turkce-cepyayinlar-podcastlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Oct 2010 13:47:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[podcast]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://bilimguncesi.org/2010/10/24/bilim-icerikli-turkce-cepyayinlar-podcastlar</guid>
		<description><![CDATA[Bundan bir yıl kadar önceki bir yazımda, bilim haberciliğinde giderek yaygınlaşan 'podcast'lar hakkında bilgi vermiş ve kendi dinlediklerimin bir listesini takdim etmiştim. Yakın zamanda Açık Radyo'daki Açık Beyin programının da böyle dağıtıldığını görünce bunu duyurmak istedim. Önceki yazımda podcast kelimesi yerine "cepyayın" karşılığını önermiştim. Hattâ bunu Türk Dil Kurumu'na bile yazdım, ama cevap gelmedi. Herhalde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;" href="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/cepyayin1.jpg?w=122"><img src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/cepyayin1.jpg?w=122" border="0" alt="" /></a>Bundan bir yıl kadar önceki bir <a title="Bilim içerikli cepyayınlar (podcastlar)" href="http://www.bilimguncesi.org/?p=470">yazımda</a>, bilim haberciliğinde giderek yaygınlaşan '<em>podcast</em>'lar hakkında bilgi vermiş ve kendi dinlediklerimin bir listesini takdim etmiştim. Yakın zamanda Açık Radyo'daki Açık Beyin programının da böyle dağıtıldığını görünce bunu duyurmak istedim.</p>
<p>Önceki yazımda <em>podcast</em> kelimesi yerine "cepyayın" karşılığını önermiştim. Hattâ bunu Türk Dil Kurumu'na bile yazdım, ama cevap gelmedi. Herhalde dil uzmanlarımız, âdetleri olduğu üzere bu <em>podcast</em> kelimesinin de iyice yerleşmesini bekliyorlar ki yerine Türkçe karşılık teklif ettikleri zaman alay konusu olsunlar.</p>
<p>Her neyse... Eğer bu konuyu hiç bilmiyorsanız <a title="Bilim içerikli cepyayınlar (podcastlar)" href="http://www.bilimguncesi.org/?p=470">önceki yazıma</a> müracaat ediniz, orada daha önce önermiş olduğum birçok İngilizce cepyayını da bulabilirsiniz.</p>
<p>Aşağıda ise tavsiye edebileceğim Türkçe cepyayınlar var:</p>
<div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"><a style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;" href="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/acikradyo1.png"><img src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/acikradyo1.png?w=218" border="0" alt="" width="200" height="45" /></a></div>
<p><strong>Açık Beyin.—</strong> Açık Radyo'nun yeni yayın döneminde bir saatlik süreyle iki haftada bir yayınlanacak olan programda nöroloji uzmanı hekimler Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ ve Prof. Dr. Hakan Gürvit, <em>"nörofelsefe, nöroekonomi, nöropolitika, nörosanat üzerine"</em> tartışıyor. (<a href="http://www.acikradyo.com.tr/i/rss/Acik_Beyin.xml">RSS</a>, <a href="//www.acikradyo.com.tr/i/rss/Acik_Beyin.xml">iTunes</a>)</p>
<div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"><a style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;" href="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/dw2.png?w=172"><img src="http://www.bilimguncesi.org/wp-content/uploads/dw2.png?w=172" border="0" alt="" /></a></div>
<p><strong>Deutsche Welle.—</strong> Alman devletinin yayın kurumunun bilim içerikli iki yayını var: Biri "Bilim Teknik" (<a href="http://rss.dw-world.de/xml/podcast_Bilim-ve-Teknik">RSS</a>, <a href="http://phobos.apple.com/WebObjects/MZStore.woa/wa/viewPodcast?id=270585540">iTunes</a>), diğeri ise "Çevremiz ve Biz" (<a href="http://rss.dw-world.de/xml/podcast_cevremizvebiz">RSS</a>, <a href="http://phobos.apple.com/WebObjects/MZStore.woa/wa/viewPodcast?id=290150521">iTunes</a>). Her bir bölümün süresi 5-15 dakika arasında değişiyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2010/10/24/bilim-icerikli-turkce-cepyayinlar-podcastlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Plasebonun kötü ikiz kardeşi: Nosebo</title>
		<link>http://www.bilimguncesi.org/2010/10/09/plasebonun-kotu-ikiz-kardesi-nosebo/</link>
		<comments>http://www.bilimguncesi.org/2010/10/09/plasebonun-kotu-ikiz-kardesi-nosebo/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2010 03:22:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağrı Yalgın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sağlık bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[homeopati]]></category>
		<category><![CDATA[sözdebilim]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://bilimguncesi.org/2010/10/09/plasebonun-kotu-ikiz-kardesi-nosebo</guid>
		<description><![CDATA[Psikiyatri uzmanı hekim ve İngiltere'nin The Guardian gazetesi yazarı Dr Ben Goldacre, sizler için tercüme ettiğim bu gösteride plasebo ve nosebo etkilerini mizahi bir dille anlatıyor. Plasebo etkisini anlamak, tıbbi tedavileri üzerinde yapılan çalışmaları anlamak açısından çok önemli. Bu etki, içinde hiç etkin madde olmayan bir ilâç alsak bile ortaya çıkan olumlu etkilerin açıklamasıdır. İçi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Psikiyatri uzmanı hekim ve İngiltere'nin <a href="http://www.theguardian.co.uk/"><em>The Guardian</em></a> gazetesi yazarı <strong><a href="http://www.badscience.net/">Dr Ben Goldacre</a></strong>, sizler için tercüme ettiğim bu gösteride plasebo ve nosebo etkilerini mizahi bir dille anlatıyor.</p>
<p>Plasebo etkisini anlamak, tıbbi tedavileri üzerinde yapılan çalışmaları anlamak açısından çok önemli. Bu etki, içinde hiç etkin madde olmayan bir ilâç alsak bile ortaya çıkan olumlu etkilerin açıklamasıdır. İçi boş olsa bihomeopatile, sadece ilâç alıyor olmak, enjeksiyon yapılıyor olmak, hattâ ameliyat geçirdiğini zannetmek hissi bile birçok kişide bir rahatlama sağlar, ama altta yatan hastalığı etkilemez. (Zatürree hastasına sadece öksürük şurubu vermek gibi bir şey.)</p>
<p>İşe yaramayan birçok tedavi yöntemi, bu etkiyi görmüş hastaları kanıt olarak göstererek o yöntemi satmaya çalışır. Ama bu yöntemler, plasebo etkisinden başka bir etki taşıyor mu diye itinalı araştırmalara tâbi tutulduklarında bugüne kadar hep olumsuz sonuçlar vermişlerdir.</p>
<p>Dr Ben Goldacre bu gösteride plasebo etkisinin yalnızca olumlu etkilerden ibaret olmadığından, onun yan etkilerinin de bulunduğundan bahsediyor.</p>
<p><strong>ÖNEMLİ: Bir-iki yerde argo kelimeler var ve tercümede bunları ayıklamadım. Rahatsız olacağınızı düşünüyorsanız lütfen seyretmeyin.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bilimguncesi.org/2010/10/09/plasebonun-kotu-ikiz-kardesi-nosebo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

